Posted by: barzofan on: October 28, 2009
1. 24 inç monitör alınır.
2. 1.6 kurulur.
3. 1.5 e geri dönülür.
4. ayarlara girilir.
5. çözünürlük 640×480 yapılır.
7. oyuna girilir.
9. puro yakılır.
10. Kaybeden viskileri alır.
8. Sekizinci maddenin olmadığı fark edilir. onbir sekiz olur.
Çok önemli not: optimum performansla CS oynamak ancak ve ancak 24 inç monitör – 640*480 çözünürlükte mümkündür.
Posted by: kompresörcü on: October 21, 2009
Geçenlerde yine bir elimde purom, diğer elimde whiskim, bir ayağımda z5500 kumandası, diğer ayagımda 52 numara Zoom Air Kobe 52 oturuyordum. Zaman hızla akıyordu, ama aklım hiç oralı değildi. Akıntıya kapılmamalı, kendim bir akıntı olmalı ve akmalıydım. Çok şeyler düşündüm, geniz akıntısını, kanalizasyon sularını ve hatta Gulf Sittrim akıntılarını… Başka akıntıları da düşünmüştüm ama midem elvermedi kustum, içimdekileri akıttım bir kağıda, bir şiir oldum puromun tütün yaprağına yazıldım. Kadehimde zehir olsa, özentiyim içerim bana getir isimli quarteti dinledikten sonra Parisin ücra köşesinde 1 karısı, 3 çocuğuyla bir göz şatoda yaşan yalnızlığımın farkındalığını hissettim. Ve o an ürperdim, korkuyordum ama poker face ifademden ödün veremezdim, sarı kapşonumu kafama geçirdim, ve o anda çok acı bir gerçeğin farkına vardım, kapşonum son derece iğrençti ama yine de kendi kendime şöyle dedim “Sen raad ol koçum, kapşonmu onu geşcen…” Ve onu geştim, onbire ulaştım… Ve birden viskimin bittiği gerçeği yüzüme çarptı, sersemledim geri dönmek üzereydim ama bir powerball’ın 360 derece dönmesi gibi hızla döndüm ve o anda dedim ki cin fızz olsa akardı şimdi, bacardi mohito camdan bakardı dedim. Bu iğrenç esprimden sonra etrafıma baktım, kuşlar bile esprimden ürkmüş uzak diyarlara uçmuşlardı… Bir anda üşüdüğümü hissettim ve ölümü saldım, o anda ölenler için telefonumdan Armin Van Buuren’in en duygusal parçasını gönlümden koparırcasına dinledim ve tüylerim ürperdi, ve birden pantalonumda bir farklılık hissettim minik bir barış serçesi uçmaya hazır bir biçimde havalanmıştı bir kartal edasıyla… Neyse olsundu… Pek iyi bir kartograf olmasam bile purom, red labılım whiskim ve conversimle harikalar yaratacağımı emindim (siz raad olun koçum). Sonra dünyayı turlamaya başladım, her kurduğum cümlede adeta yüksekten uçuyordum, gezilerim sırasında bir kabileyi kendime taptırmayı bile başarmıştım. Bana hediye olarak taç bulamadıklarını ancak çok sevdikleri ve bundan önce kraliçelerine ait olan masaj koltuğunu hediye etmek istediklerini söylediler. Koltuğu aldım ve oturdum, biraz rahatsızdı sanki bir kısım çıkıntılar oturanın rahat etmemesini istiyor gibiydi ama olsundu… Ben onlar için kraldım ve hatta bir nevi lorddum, ancak ben ayrılırken kıs kıs güldüler, işte bu kısmı pek anlayamadım. Bu arada purolarımı da yanımdan ayırmıyor, hafif sarımlı olanları içerek tüketirken, sıkı sarılanlarında tütünlerini kendimi ayırıyordum. Her gittiğim yerde, yanımdan ayırmadığım puropen kalemimle bir çizgi atıyordum. İskoçyaya vardığımda, dünyanın haritasını çizmeyi tamamlamış, üzerine imzamı da atmış, hatta çizmelerimi soğuk kıştan korunmak için kullanmıştım. Eve döndüğümde ise hanımın Poker Face’i içimi sızlattı, bunun üzerine yanık Armin Van buurenden In and out of love’ı dinledim hakkaten aşka girip çıkmıştım… SON


Posted by: şezlongcu on: October 20, 2009
Kadim dostumun ve kalemdaşımın birlikteliğimize kısa ara vermesi üzerine bu yazıyı kaleme döküyorum. Sait Faik’in dediği gibi “Söz vermiştim kendi kendime; yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da, bir hırstan başka ne idi! Burada, namuslu insanların arasında sakin, ölümü bekleyecektim; hırs, hiddet neme gerekti. Yapamadım. Koştum tütüncüye, kağıt, kalem aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkarttım. Kalemi yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım” şıkıdım şıkıdım şıkıdım… Bu aşk beni deli edecekti, bir insan yazmaya nasıl ara verirdi uykularım kaçıyor. Günlerce uykusuz kalıp yatağımda dönüyordum. Eşim şüpelenmeye başlamıştı. Ucu kütleşmiş kalemlerime gözü ilişmişti. Ama ona da dediğim gibi bu tamamen duygusal bir olaydı. Beraber tartıştık ve bu arkadaşımızın ayrılığının kısa süreciğini temenni ettik, ben temenni etmeden öteye geçmek istiyordum. O temenni sınırını aşmak istiyordum. Aceleyle evden çıktım, ama kadim dostumla buluşmak için royal-salute whiskey, cohiba ve turuncu polarımı unutmadım tabiki… Paris sokaklarını arşınladım, çok ilginçtir kadim dostumun adresini almamıştım. Puromu yaktım polarımın kapşonunu başıma geçirdim. Champs Elysees’i baştan sona dolaştım dostum başka yerde oturuyoz olamazdı. Sabaha kadar aradım, arandım kendi içimde yolculuklara çıktım, trance dinledim. Sonra evime sabaha karşı döndüm. Eşim endişelenmeye başlamıştı benim ise ağzımı bıçak açmıyordu. Nasıl derdim dostumu bulamadım diye, içim kan ağlıyordu. Gözüm masadaki küt kalemlere ilişti daha geçen gün yazmıştım, nasıl olabilir diye düşündüm önemsemedim. Çocukları gittim öptüm, yattım. Ertesi gün geldiğinde çok farklı duydular içindeydim, dünkü o dostunu kaybetmiş ben yoktu sanki. Yeni bir hayata başlamış ben vardı. Daha yeni şatosuna katılmış bir yorgun yazar. Olanları düşündüm anlam veremdim. Eşime konuyu açmaya karar verdim. Eşimin anlattıkları beni çok sarsmıştı. Şatoya daha yeni gelmiştik ve ben yazmaya ara vermiştim… Bunun ileride sorun açıp açmayacağını bilmiyorum ama son kararımı vermiştim. Biraz kafamı dinleyip kendimi whiskey, puro ve trance üçlüsüne verecektim. Uzaklara yapılan gezilere kendi sağlığım açısından birazda olsun ara verecektim, ama yazmaya asla. Yazmasam deli olacaktım….
Posted by: trafocu on: October 20, 2009
Turkiyenin icinde bulundugu bu karisik gunlerde basin grubumuza yapilan saldirilari bugune kadar hep sakin ve makul bir uslupla degerlendirmeye calistik. Birakin farkli basin organlarini, kendi ailemiz icerisinde muhalif seslere izin vermekle kalmadik, bunu hep tesvik ettik. Bu saldirilarin son gunlerde aileme zarar verecek kadar asagilik ve tehditvari hale gelmesi, bu ulkede bir seyleri degistirmek isteyen, yikici degil yapici olmak isteyen, sorunlardan degil cozumlerden konusmak isteyen bircok insan gibi beni de yildirmayi basarmistir. Okuyucularimdan ozur dileyerek bu son veda yazisini kaleme almaya karar verdim.
Turkiye Barzolastirilmak isteniyor. Turkiye Polare edilmeye calisiliyor. Turuncu Polar. Ukrayna’nin Turuncu Devriminden hic ders almamiscasina.. Sanki bize bu film 50 yildir izletilmiyormuscasina.. Inaniyoruz, Barzolasiyoruz, Turuncu Polar giyiyoruz..
Bu donusume karsi cikan her nefer, buyuk medya patronlari tarafindan yildiriliyor, elimine ediliyor. Bu konu hakkinda yazdigim 10larca rapor var ve inanin hepsini de 3 gunde yazdim. Evet, pes ediyorum.
Bugun kose yazarligindan ayrilmam gerektigini genel yayin yonetmenim aksam yemeginde bana bildirdi. Yemek gayet sakin gecti. Genel yayin yonetmenim durumu uygun bir dille anlatti.. Bir sure sessizlik oldu, ikimizde trance e dalmistik. Biraz T-Bone, biraz viski. Ondan son bir veda yazisi icin izin istedim, “Tabiki olur ustadim, bunca yillik hukukumuz var” dedi.
Evet, bu gemi batiyor.. Ve isterdimki gemide herkes kurtulana dek kalayim.. Ama olmadi. Dayanamadim.
Uzulmeyin, biz eski toprak yazarlar veda ederken, yeni kan gencler geliyor. Bugun aramiza yeni bir arkadasimiz katildi. Onu da buradan tebrik ediyorum.
Simdi sirada ne mi var? Fransada yillar once satin aldigim Şanzelize Avenüsünde bir Şatom var. Eşim ve cocuklarimla oraya yerlesip, kendimi dinlendirmek istiyorum. Hicaz makaminda Trance Tas plaklarim, Royal Salute Whiskey’m, Cohiba Esplendido purom ve ben…
Selametle…
Posted by: şezlongcu on: October 20, 2009
Puro arayışımdan yeni dönmüşümtüm. Eşimle ve çocuklarla hasret giderdik. Daha sonra üstüme eşimin Galeries Lafayette den bana hediye olarak aldığı turuncu polarımı giydim ve elimede puro ile whiskeyimi aldım her
zamanki gibi. Yine bir serüvene çıkacak, türlü türlü ülkeleri gezecektim bir yandanda esen sert lodosa yeni turuncu polarımla dayanacaktım. Yine sert bir paris akşamıydı, esen rüzgar serüvenimin çokda uzun sürmeyeceğinin habercisiydi sanki ama kararlıydım. Kendime bugünün ödülümü böylece verecektim. Gerekirse hasta olacaktım ama bu kıyafet sorunu olayını kökten çözmem lazımdı. Yine kendimi bahamalarda buldum. Hava 45 dereceydi üstümde turuncu polarım vardı. Bahama sokaklarında gezerken gözlerim kıyafet reyonlarına kayıyordu, mayolar, bikiniler, t-shirtler, zoom air kobeler ve purolar… Turuncu polar yoktu. Dedim polar bu kadar basit bişey olmamalı. Polar ekşideki 3. entry ye göre polyester den yapılan ve %100 polyester olanları makbul olan daha çok sportif aktivitelerde bulunanların kullandığı, kazaktan daha verimli olan kumaş” imiş. Ama olaya ben bu gözle bakmıyorum. Polar insanın en iyi 4. arkadaşıdır, polar bir yaşam biçimidir hele turuncu polar bir hayat felsefesidir. Polar giymek Hegel’e göre bir Dialektik süreçtir. Diyalektik süreç biri olumlu, biri olumsuz iki kavramın çatışmasından olumlu bir kavramın elde edilme sürecidir. Yani olayı şu şekilde bağlayabiliriz polarsız bir dünyada karşıt düşünce olarak bir kişiye dünyada mevcut olan bütün polarların düşmesi. Bunu harmanladığımızda hemen hemen herkesin polara daha doğrusu turuncu olan bir polara erişimi oluyor. Bendeki bu dialektik duruş hemen ortaya çıkmadı, havanada puro fabrikalarını gezerken (geçen yazımda süpriz olsun diye söylemedim) ortaya çıktı. Bir anda irkildim eşim ağzımdaki bitmiş puroyu alıyordu bütün polarım kül olmuş ama olsun polar 40 derecede ve soğuk suda bütün lekelere meydan okuyabiliyor. Bol whiskeyli,purolu,tranceli ve turuncu polarlı günler dilerim…
Posted by: trafocu on: October 20, 2009
Birkac gun once imza gunum nedeniyle Ankara’daydim. Hazir orada bulunurken, uzun suredir gorusemedigim edebiyat
dunyasindan birkac kadim dostla Big Chefs’de hasret giderme firsati buldum. Cukurambar’da cok şık bir mekan yapmis kendine Big Chefs. Arkada hafiften calan Trance Energy 2009 mekanin kalitesini gosteriyordu. Restoran sahibi Big Chef benim Heybeliada Bahriye Mektebinden bizzat arkadasim zaten. Menuyu begenmeyen arkadasim (bulundugum medya organinin genel yayin yonetmeni), Sakaryadaki Mercan Baligi tavsiye etti, kendi sozleriyle ifade edeyim “Ustadim” diyor “Hani London Bridge’in altinda Fish and Chips yersin ya iste oyle bir sey..” .
Malumunuz Champs Elysees’deki Chateau ma icra geldi gecen gun. Chateau’ya icra gelince mahzendeki bizzat Thomas Jefferson’a ait 1787 Chateau Lafite de gitti fakat neyseki yarim sise Georgia moon ve 11cm Royal Salute kacirabildim Turkiyeye. Apar topar kactik bu nedenle Avrupaya da arada sirada yaptigim Londra kacamaklarina da Fish and Chips’e de hasrettim. Fakat menude T-Bone dikkatimi celbetti. Languedoc roussillonda Carcassone’da ufak bir butik restaurantda yemistim en son.
Ustadima sordum sakayla karisik ne gider bu T-bone un yaninda diye. O kendine has gevrek gulusuyle Kirmizi Sarap tabiki dedi. Rhetorical bir soruydu aslinda ama cevap karsisinda saskinligimi gizleyemedim.
Turkiyenin onde gelen yazarlarindan, bircok kitabi var, ama T-Bone ile Kirmizi Sarap gider diyordu. Turkiye hala tabularini yikamamis ve sanirim hic yikamayacak dedim icimden. Dunyanin heryerinde, en pahali restoranlarin sahiplerine sorun, alacaginiz cevap aynidir: Tabiki Whiskey.
Sozu cok fazla uzatmayayim, demem o ki, Turkiye sistematik bir sekilde Barzolastiriliyor. Viski kulturunu gectim, Puro kulturu yerlesmemis daha. Herkeste bir Poker face.
Sanirim bu ulkede bizim gibi aydinlara yer yok. Fakat yapacak cok birsey yok. Turkiyede bir sure daha kalacaga benziyorum. Kendime Beykozda 3+1 kombili Chateau bakmaya basladim bile. Ne diyelim, Devaient être en Barzo Paris.
Posted by: şezlongcu on: October 20, 2009
Evet arkadaşlar bugün size daha elime yeni geçen kobe zoom air 5 in incelemesini yapacağım. Öncelikle bende zoom air kobe 4 ten tam 8 tane var. Bütün renkleri ve bütün numaraları, ayağıma olmayan numaraları daha çok seviyorum zaten pek giydiğimde yok. Sadece yatarken ve duşa girerken giyiyorum. İlk zoom air serisini ekşide görmüştüm. Okuduğum yazılar beni mest etti, mest oldum vallahi jest oldum aaaa. Kız seni alan yaşadı dertlerinde boşadı. Şimdlik benim pop müzik dinlediğimi sanacaksınız ama parisdeki evimi ziyaret eden kadim doslarımdan birisi bütün evime döşediğim z5500lerden açtığı bu müzik bugünlerde zihnime kazındı. Viski-puro yapıp eyfel kulsine daldığım zamanlarda ayağımdan hiç çıkarmadığım zoom air kobe 5 bana 4deki zevki yaşatamadı. Biraz ayağıma dar geliyor sanki. 38 numara olduğundan olabilir. Ama ayakkabı akıyor. Eşimde pek beğendi ama çocukların pek hoşuna gitmedi benim gibi. Sürekli yemek masası ve sahip oldukları oyuncak şatonun üstünde durmasından olabilir. Ayakkabı 10 üstünden benden 6.5 almayı başardı(şimdi yazıyı yazarken mail yağmaya başladı neden 6 yada 7 değil diye çok basit bir açıklaması var bu işin. Barzo olan bilir şekerim…). Size bol trancelı günler diliyorum.